Diyabetin Tarihi

Prof. Dr. Ahmet Kaya
Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları B.D.

Diyabetin tarihi, aslında bilinen en eski hastalıklardan birisinin tarihidir. Kadim medeniyetlerde diyabetten bahsedilmektedir. Bu medeniyetlerin arasında olan ve öncül olarak saymamız gerekenler Mısır, Hint, Çin medeniyetleridir.

Aslında Antik Yunan’da diyabetten çok fazla bahsedilmemiştir. Belki M.S. 4. yüzyılda Hipokrat’ın diyabet ve beslenmeyle ilişkili konuları irdelediğinden bahsedebiliriz. Fakat diyabetten gerçek anlamda bahseden hekim, Mısır papirüslerinden öğrendiğimiz kadarıyla 3. Krallık döneminde Hesi Ra’dır. Hesi Ra, hastalardan “Öyle susuzdu ki bütün Nil’in suyunu içse susuzluk ihtiyacı giderilmezdi” diyerek diyabetteki Poliüri (Polyuria) yani aşırı idrar yapımını tanımlamaktadır. Yine Hint medeniyetinde 6. yüzyılda özellikle Hintlilerin kutsal ve felsefi kitabı Ayurveda’da diyabetin tanımı ve aşırı idrar yapan kişilerde idrarın etrafında böceklerin, sineklerin üşüştüğünü görmekteyiz. Çinliler de bu saptamayı yapmıştır. Çinliler de böceklerin tatlı idrara geldiğini gözlemişlerdir.

Diyabet tanımı ise Anadolu topraklarından gelmektedir. M.S. 150. yıllarda Güzel Atlar Ülkesi Kapadokya’dan yetişmiş Kapadokyalı Hekim Aretaeus diyabet ismini ilk kez kullanmıştır. Kelime anlamına gelince diyabet; pergel, ayrık ayak/bacak ya da sifon demektir çünkü Aretaeus, diyabetik hastaların etinin ve kemiğinin idrar olarak aktığından bahsetmekte ve sonuç olarak hastanın ölümcül bir hastalığa giriştiğinden söz etmektedir.

İslam medeniyetindeki duruma bakacak olursa özellikle 8. yy ile 11. yy arasında tercüme faaliyetlerinin başladığı dönemlerde ve orta çağda Antik Yunan’ı unutmuş Avrupa’ya bu hareketlerle tekrar Antik Yunan’ı hatırlatan, Rönesans ve Reform dönemlerini başlatan İslam filozoflarından ve İslam bilginlerinden Adrazi ve İbn-i Sina’nın diyabet alanında büyük saptamaları vardır. Adrazi diyabet, obezite ve beslenme alanında bilgiler vermektedir. İbn-i Sina ise yaklaşık 11. yüzyılda 1030’lu yıllarda diyabetten kurtulan hiçbir dokunun ve organın olmadığından, diyabette cinsel işlev bozukluklarından ve diyabetik kangrenden bahsetmektedir.

Bundan sonra 17. yüzyılda Thomas Willis yine diyabetik hastanın idrarının tatlı olduğunu ve şeker içerdiğini bulmuştur. Hekim Dobson da bu idrarın buharlaştırılarak tatlı bir maddenin elde edilebileceğini ve bunun tanı amacıyla kullanılabileceğinden bahsetmiştir. Daha sonra yine 18. yüzyılın sonlarında 19. yüzyılda Claude Bernard bu idrardaki tatlı maddenin karaciğerde glikojen olduğunu bularak fizyoloji alanında çok büyük bir adım atmıştır.

Diyabet tarihinde çok enteresan şeyler vardır. Şans vardır, şansızlık vardır. Acı vardır, sevinç vardır. Bu arada yardımcı personelin buluşları, tıp talebelerinin buluşları vardır. Bunlardan bir tanesi de 19. yüzyılda Berlin’de Langerhans’dır. Langerhans tıp talebesiyken mikroskopta pankreası incelerken pankreasta farklı hücre grupları olduğunu buldu ama bu hücre gruplarının işlevini bulamadı. Fakat bu farklı yapıya daha sonra adacık ismi verildi, bunlar Langerhans adacıkları olarak anıldı.

Bundan sonraki çalışmalar Langerhans adacıklarının işlevinin ne olduğuna yönelik oldu. Bu çalışmalar sonucu Langerhans adacıklarının sindirim sistemine yardım eden özüt salgıladığı konusunda araştırmalar ve araştırmacılar hemfikir oldular. Fakat Minkowski ve von Mering’in çalışması önemliydi. Onlar bu fikri desteklemek için pankreası çıkartılmış köpekler üzerinde çalışma yaparken bu köpeklerin idrarlarının etrafında böceklerin, sineklerin toplandığını yardımcı bir personel fark etti.

1901 yılı da önemli bir yıldır. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan çalışmalarda Yukinabi, Langerhans adacıklarındaki harabiyetin diyabet gelişimine yol açtığını ilk kez tanımladı ve ilk kez bu çalışmayı yayınlamış oldu. 1906 savaş yılları, I. Cihan Harbi yılları yine Almanya’da olan çalışmalar ilk kez pankras özütünün elde edilmesi, bu ekstrenin köpeklerde diyabeti düzelttiği veya glisemi düzeylerinde azaltmaya yol açtığı bulundu ama ne yazık ki burada bombardıman, laboratuarın harap edilmesi bu çalışmaların daha fazla devam etmesine engel oldu. Aynı tarihlerde 1910-11 yıllarında Chicago’da Rockefeller Enstitüsü’nde buna benzer iki çalışma daha yapıldı. Pankreas özütünün sulandırılarak verilmesi köpeklerde kan şekerini azaltıyordu. Fakat hem Dr. Scott’un amirinin buna izin vermemesi, Rockefeller’da ise yine savaş yıllarının olması bu çalışmaları geciktirdi.

1916 yılı diyabet tarihçesinde önemli bir yıldı. Burada Roman Paulescu’dan bahsetmek gerekiyor. Roman Nicolae Paulescu, diyabetik köpeğe pankreas ekstresi enjekte etti. Paulescu, anti-diyabetik bir madde bulduğunun farkındaydı ve bu çalışmasını 1921 yılında yani savaş yıllarında Polonya’da Polonya Tıp Dergisi’nde yayınladı. Ama hem savaş yıllarının olması hem de yayının Polonyaca olması ne yazık ki insülinin keşfinin Romanya’ya gitmesine engel oldu. Yine de Romenler halen insülinin keşfinin kendilerine ait olduğunu söylerler.

1921 yılından sonra ünlü Amerikalı hekim Alen ilk kez diyabette açlık diyetinden bahsetti ve hastaları aç bırakarak tedavi etmeye çalışmıştı. 1921 yılı aslında insülinin kabul edilen keşif yılıdır. İnsülin, harp cerrahı Banting ve tıp öğrencisi Best tarafından 1921 yılında Toronto’da yapılan çalışmalarda keşfedilmiştir. Burada fizyoloji laboratuarının başındaki Profesör Macleod’un büyük desteği olmuştur. Daha sonra Collip ekibe katılmış ve insülini saflaştırmıştır.

Diyabet tarihi aslında çoğu yerde insülinin bulunuşunun ve gelişiminin tarihidir. Bu süreç böyle de gitmektedir; halen de böyledir. İnsülin keşfinden sonra insülin molekülünde değişikliklerle ilişkili olarak devam etmektedir. İlk kez 1922 yılında Macleod Washington D.C.’de bir çalışmada daha önce “Iletin” ismini verdiği pankreas özütüne “insülin” ismini vermiştir. Bu tarihten sonra da bu özüt, insülin olarak kullanılmaya başlanmıştır. İnsülinin ilk kez kime kullanıldığı da önemli bir konudur. İnsülin ilk kez 11 Ocak 1922 tarihinde ölmek üzere olan 14 yaşındaki Leonard Thompson’a kullanıldı. Önce alerjik reaksiyonlar karşımıza çıktı fakat 10-15 gün sonra daha saflaştırılmış insülin verilerek Leonard Thompson 27 yaşına kadar yaşatılabilmiştir. 27 yaşında pnömoniden vefat etmiştir. İkinci insülin verilen kişi Teddy Rider’dır. Teddy Rider, 10 Temmuz 1922 yılında insülin almıştır ve Teddy Rider dünyada ilk insülin kullananlardan olup en uzun süre yaşayan kişidir. 71 yıl insülin kullanmıştır. 1993 yılında hayata veda etmiştir.

İnsülin tarihçesinde Amerikalı Elizabeth Hughes’tan bahsetmemek tabi ki eksiklik olur. Elizabeth, Amerikalı Aristokrat sayılabilecek bir ailenin çocuğuydu. 11 yaşında diyabetik oldu. Dr. Allen’e gidebildi ve Dr. Allen ona açlık diyetleri verdi fakat durumu gittikçe kötüleşti. New York valisi olan babası ve ailenin girişimiyle Banting’e ulaşıldı. Banting önce insülin kullanmak istemedi ama daha sonra Elizabeth’e insülin vermeyi kabul etti. Elizabeth çok uzun süre, yaklaşık 58 yıl toplam 44.000 enjeksiyon yapıp sosyal faaliyetleriyle ünlü olmuş birisi olarak tarihe geçti. 25 Ekim 1923 yılında Banting ve Macleod Nobel Ödülü’nü aldı. Fakat Banting bu ödülde Best’in de hakkı olduğunu Maclead ise Collip’in de hakkı olduğunu ileri sürünce alınan ödül bu dört araştırıcı tarafından paylaşıldı.

Daha sonra insülinin kullanım hakkı, patenti 1 dolar karşılığında Toronto Üniversitesi’ne satılır. Ve artık Eli Lilly’nin devreye girdiği dönemlerdir. Eli Lilly, üretim için Toronto Üniversitesi ile anlaşır. Ekim 1923 yılında Kuzey Amerika’da insülin artık ticari olarak satılmaya başlanmıştır.

1936 yılında İngiltere’de Sir Himsworth insülin duyarlılığından ilk kez bahsetmiştir. Dolayısıyla Tip 1 ve Tip 2 diyabet kavramlarının yavaş yavaş gelişmeye başladığı dönemler olarak tarihte yerini almıştır. Bu yıllardan sonra diyabetin farklı iki formu var mı acaba sorusu akıllarda kalmıştır. Ve 1936 yılı Danimarka’da Hagedorn’un balık sperminden elde ettiği protamini insülin ile birleştirerek NPH insülini bulduğu yıldır.

İnsülini bulan, keşfeden hekim Banting’dir ve Banting bir harp cerrahıdır. İkinci Cihan Harbi sırasında gizli bir görevle Kanada’dan İngiltere’ye giderken Yeni Zelanda’da geçirdiği bir uçak kazası sonucu 21 Şubat 1941 yılında hayatını kaybeder.

1958 yılı ise insülinin tekrar bir Nobel Ödülü getirdiği yıldır. İlk kez Frederick Sanger insülinin yapısını bularak açılamış ve böylece Nobel Ödülü almıştır. Bu aslında Nobel Ödülü alan ilk yapısı açıklanan proteindir. Bu Ödül Sanger’e verilmiştir. Sanger daha sonra 1980’li yıllarda Nükleik asitin yapısı ile ilgili çalışmalarıyla da tekrar kimya ödülü almış tek kişidir.

1959 yılında diyabet insüline bağımlı ve insüline bağımlı olmayan diyabet olarak ikiye ayrılmıştır. 1966 yılında ise Minnesota’da ilk kez pankreas transplantasyonu yapılmıştır. 1967 yılı insüline 3. Nobel Kimya Ödülü’nü getirmiştir. Dorothy Hodgkin, X-ışını saçılımıyla insülinin yapısını üçlü boyutuyla açığa çıkarmasıyla tekrar kimya ödülü almıştır. Ve 1971 yılı Clemens’in glikoz ölçümlerini portatif olarak devreye soktuğu yıldır. 1982 ise biyosentetik insülinlerin devreye girerek ticari olarak satıldığı yıldır.

Bundan sonra insülinde çok büyük değişimler olmuştur. İnsülin dozları değişmiştir. Genelde 40 ünite/ml olan insülin 100 ünite/ml olarak değişmiştir. Kalemlere geçildiği dönemlerdir. Ve 80’li yıllardan sonra insan insülinlerinden Rekombinant DNA teknolojisinden sonra hızlı etkili analog insülinlerin, uzun etkili analog insülinlerin oluşturulduğu dönemlerdir.

2007 yılı önemli bir yıldır. 2007’de Birleşmiş Milletler diyabeti 20 Aralık tarihinde global bir tehdit olarak ilan etmiştir. Ve ilk kez AIDS, tüberküloz ve diğer enfeksiyon hastalıkları dışında bir enfeksiyon hastalığı olmayan bir hastalığın salgınından bahsetmiştir. Bu da diyabettir.

İlginizi Çekebilir

Türkiye'de Diyabet
Prof. Dr. Ahmet Kaya
Diyabet ve Dini Görevler
Prof. Dr. Metin Aslan
Diyabet ve Cinsel Yaşam
Prof. Dr. Rıfat Emral
Diyabet ve Yaşam Tarzı Değişikliği
Prof. Dr. Taner DAMCI
Diyabet ve Spor
Prof. Dr. Taner DAMCI
E-Bültene Üye Olabilirsiniz