Türkiye'de Diyabet

Prof. Dr. Ahmet Kaya
Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları B.D.

Türkiye’de diyabet tarihinden bahsedebilmek için öznel olmak dışında nesnel olabilmek önemlidir. Tabi ki tarih gerçek bir bilim; denetlenebilir bir bilim. Aslında bu kapsam içinde konuşabilmek gerekiyor ama tam olarak böyle bir konuma sahip miyim? Böyle bir yetkim var mı? Onu kendimde kabul etmiyorum. Bulabildiğim ve bilebildiğim kadarıyla Türkiye’de diyabetle ilişkili Cumhuriyet döneminden sonra benim elime geçen bir kitap var. 1939 tarihinde Tepeyyüz Kitapevi tarafından basılan bir kitap. Aslında oradan birkaç paragraf okumak istiyorum. Kitapta diyabet tedavisi için şöyle deniyor:

“İlaç bahsine gelince, hepsi gösterişten ibaret olan hamız-ı fenik, hamız-ı salisilik, hamız-ı leben, permanganüt dobotas, çavdar mahmuzu, iyot, demirli maddeler, kunduz böceği, fosfor, pilokarpin vs. hemen her yerde ve herkesçe maruf ilaçlardı.” Bunların bazıları yine kullanılır.

“Diyabetin yeni tedavisi ensülinin keşfi bütün eski fikir ve mütalaaları ortadan kaldırdı. Şimdi diyabetlilere: 1- Mutlaka perhiz tedavide esas teşkil eder. Daima lüzumlu ve çok basit şekillerde tatbiki kafidir. 2- Deri altına ensülin şırıngası karışık veya çok tehlikeli diyabetlerde mutlak ve kati bir tesiri haizdir. Ve en başta gelen bir devadır. Bundan sonraki ilaçlar bakım ve pratik noktayı nazardan ancak ikinci derecededirler.”

Üniversitelerin kurulmasına gelince Cumhuriyetten önce İstanbul Üniversite’si Darülfünün olarak vardır. 1937 yılında Üniversiteler Yasası ile İstanbul Üniversite’sine dönüştü. Ankara Üniversitesi, daha sonra Ege Üniversitesi yine sırasıyla 1945 ve 1955 yılları arasında kuruldu. Burada tabi ki diyabetle ilişkili çalışmalar, diyabete emek vermiş hocalarımız vardır. Tüm hocalarımızı rahmetle ve saygıyla anıyorum.

Diyabetin kurumsallaşması ya da diyabetle ilişkili sivil toplum örgütlerinin kurulma aşaması, aslında 1955 yılında Türk Diyabet Cemiyeti’nin kurulmasıyla başlar. Türk Diyabet Cemiyeti 60. yılını kutlamıştır. Çok daha sonraları 1996 yılında Türkiye Diyabet Vakfı kurulmuştur. Bu arada Ankara Diyabet Derneği’ni de saymak gerekir. Ankara Diyabet Derneği de 1969 yılında kurulmuştur. Yine orada emeği geçen kurucu hocalarımızı rahmetle anıyorum.

Bundan sonra Türkiye’nin pek çok bölgesinde ve ilinde diyabetle ilişkili sivil toplum örgütleri ve dernekler kurulmuştur. Bunların başında hasta derneklerinden bahsetmek gerekir. 1997 yılında Diyabetle Yaşam Derneği kurulmuştur. Şu anda Diyabetle Yaşam Derneği’nin Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine 17 şubesi bulunmaktadır.

Diyabet tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de öngörülerin ötesinde artan bir bozukluktur. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2030 yılı için öngördüğü Türkiye Erişkin Nüfus Diyabet Prevalansı’na Türkiye 1990’lı yıllarda ulaşmıştır. Türkiye’de diyabet alanında yapılan ilk çalışma, yine Türk Diyabet Cemiyeti’ne ait bir etkinliktir. Sakarya’nın Karasu ilçesinde yapılan ama idrarda glikoz ölçüm yöntemine dayanan bir araştırma yöntemiyle yapılmış bir prevalans çalışmasıdır.

Aslında en geniş çalışma, 18 ile 79 yaş arasını kapsayan 1998-1999 yılları arasında Türkiye’nin genelini içine alan TURDEP-I çalışması yaklaşık 25.000 kişiyi kapsayan bir çalışmadır. TURDEP-I çalışmasında bahsettiğim erişkin yaş grubu içerisinde diyabet prevalansı %7.2 olarak saptanmıştır ki bu Dünya Sağlık Örgütü’nün Türkiye için öngördüğü 2030 yılındaki prevalansa eşdeğerdir. Ve 10 yıl sonra Türkiye’de tekrar aynı şekilde TURDEP-II çalışması yapıldı. Diyabet artış hızı %100’lere yakındı. %90 civarındaydı çünkü obezite de %100’e yakın artmıştı.

O halde Türkiye’de diyabet ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Aslında diyabet, ulusal bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Diyabet sadece bir sağlık sorunu olarak değil; ülkenin geleceğini stratejik yönden ekonomik yönden tahrip eden bir tehdit olarak algılanmalıdır. Bu sivil toplum örgütlerinin kuruluşları, sivil toplum örgütlerinin çalışmaları, hasta hakları dernekleri, hastalıkla ilgili kuruluşlar ve siyasi otorite ile yerel yönetimlerin birlikte alacakları kararlar ve uygulamalar ülkemiz için mutlaka çok önemli olacaktır. Çünkü sağlık için harcanan paranın yaklaşık %23.9’u diyabet ve onların komplikasyonları için harcanmaktadır. Diyabet, toplumları sosyal yönden ve maddi (ekonomik) yönden de tahrip eden bir hal almıştır. Kaldı ki günümüzde diyabet, hem Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun rakamları hem başka çalışmalar hem Sağlık Bakanlığı’nın verileri ile artık %13.7’lerde değil, %14’lerin üzerinde, hatta %20’ye yakın rakamlar bile verilmiştir.

Peki, neler yapabiliriz? Nasıl davranabiliriz? Bu toplumsal sorunu nasıl engelleyebiliriz? Çünkü Birleşmiş Milletlerin de söylediği gibi bu global tehdit, bir sonraki neslin yaşam süresini bir önceki nesle göre daha kısaltacaktır. Dünyada acil eylem planları yapılmaktadır. Avrupa’da da yapıldı; 1989 yılında St. Vincent Deklarasyonu hükümetlere çağrı, sivil toplumla çağrı ama hiçbir faydası görülmedi. 1999 yılında, St. Vincent Deklarasyonu’ndan 10 yıl sonra, İstanbul Bildirgesi yayınlandı fakat yine diyabet önlenemedi. Bu çığ gibi artan hastalık, alarm veren hastalık, bir toplumun yaşantısını tehdit eden hastalıkta daha iyi sonuçları elde edemedik.

Oysa biz diyabetle baş etmek zorundayız. Buna mecburuz. Bunun için sivil toplum kuruluşları, siyasi otoriteler el ele vermeliler. Bunun için öncelikle sorunun ne olduğu saptanmalıdır. St. Vincent Deklarasyonu, beşer yıllık planlar önermişti. Bu 5 yıllık hedeflerin ortaya konulmasını ve bu hedeflerin uygulanmasını önermişti. Diyabetle ilgili sorunlar nelerdir? Komplikasyonlarla ilişkili sorunlar nelerdir? Biz bu sorunlarla nasıl baş edebiliriz? Gerçekten St. Vincent Deklarasyonu ve öneriler ile İstanbul Bildirgesi ve öneriler eğer tutulabilseydi ve biz bu hastalıkla baş etmede başarılı olabilseydik diyabetin komplikasyonlarına bağlı, özellikle kalp-damar hastalıklarına bağlı ölümler yarı yarıya azalacaktı. Yine diyabete bağlı körlükler, en az 1/3 oranında azalacaktı. Diyabete bağlı uzuv kayıpları yarı yarıya azalacaktı. Diyabete bağlı kronik böbrek yetersizliği, hemodiyaliz ve transplantasyon sorunları da yine 1/3 oranında azalacaktı.

Peki, ne yapılmalı? Neler yapabiliriz? Aslında olayın en önemli noktası budur. El ele vererek biz bu sorunu nasıl çözebiliriz? Bunun için elbette toplumlarda büyük değişimler olması gerekiyor. Bir kere düzenli, dengeli beslenmeyi öğrenmemiz ve öğretmemiz gerekiyor. İkinci olarak hareket etmeyi öğrenmemiz ve öğretmemiz gerekiyor. Ve buna düzenli beslenmeye, harekete bebeklik çağından başlayarak erişkin, ergen ve ileri dönemlerde de mutlak devam etmemiz gerekecektir.

Diyabetin önlenebilir bir hastalık olduğunu bilmek çok önemlidir. Çünkü diyabetin pre-diyabet olarak isimlendirdiğimiz öncül bir dönemi vardı. Ve bu dönem yaklaşık 5 ile 15 yıllık bir süreci kapsamaktadır. Biz bu dönemde yeterli önlemleri alırsak hastanın diyabet olma olasılığını çok azaltırız. Ve yapılan çalışmalara göre bu gerçekten ilaç tedavisinden bile daha etken olan bir yöntemdir. Bu yöntem de az önce söylenildiği gibi düzenli ve dengeli beslenebilmek ve fiziksel aktivitenin artırılmasıdır.

Günümüzde, şöyle bir düşünüyorum da, bizim asistanlığa başladığımız yıllardaki tedavi şekline göre hastalar çok daha rahat tedavi olabilmektedir. Her şeyden önce hastalar ilaca daha rahat ulaşabilmektedir. Bizim asistanlığımız döneminde insülin enjektörleri vardı. Bunlar camdı; kaynatılırdı. Büyük iğneler vardı. Enjektörler kaynatıldıktan sonra insülin uygulaması bu iğnelerle yapılırdı. Filakon dediğimiz küçük şişelerden çekilirdi. Artık disposable enjektörlere geçildi. İnsülin iğneleri daha az can yakıcı hale geldi. İnsülin kalemlerinin devreye girmesi, hazır karışım insülinlerin ortaya çıkması, analog insülinlerin devreye girmesi tedavide çok daha büyük bir rahatlığı sağladı.

Ama biliyoruz ki artık diyabetik nüfusun %90’ından fazlası Tip 2 diyabetlidir. Bir başka deyişle çevresel etkenlerin ağır bastığı ve fiziksel aktivitenin artırılmasıyla, beslenme tarzının düzene sokulmasıyla önleyebileceğimiz bir durum söz konusudur. Biz diyabeti önleyebiliriz yeter ki hareket edebilelim; yeter ki sağlıklı beslenelim. Ama okul kantininden tutun da evdeki yiyeceklere kadar bilinçli tüketici olmanın yararı vardır.

İşte sivil toplum örgütlerinin temel işlevlerinden bir tanesi de budur. Neler tüketilmelidir? Sağlıklı gıdaya nasıl ulaşabiliriz? Nasıl hareket edebiliriz? Bunların gerçekleşmesi için sivil toplum örgütleri çalışmalar yapmalıdır. Tabi ki siyasi otorite de gerekli denetimlerini yapmak durumundadır. Gelecek nesli tehdit eden ve şu anda da büyük bir tehdit oluşturan diyabetle ancak bu şekilde baş edebiliriz.

Diyabet alanında çalışan sivil toplum örgütleri tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de diyabetin farkındalığın artırılması için uğraş vermektedir. Diyabetik hastaların eğitimi, diyabetin önlenmesi alanında uğraş vermektedir ama diyabet alanında çalışan personelin eğitimi de burada çok önemlidir. Bunun için kongreler, toplantılar yapmaktadır. Bu sivil toplum örgütleri hastayı bilinçlendirmek amacıyla, kişiyi bilinçlendirmek amacıyla değişik zamanlarda kamplar düzenlemektedir. Bu özellikle Tip 1 diyabet alanında çok eski zamanlardan bu yana sivil toplum örgütleri Türkiye’de kurulduğu tarihten bu yana her yıl yaz aylarında yapılmaktadır ama bunun yanında Tip 2 diyabetliler için de kamplar yapılmaktadır. Kongreler, bilimsel faaliyet alanında çalışmalar düzenlenmektedir. Hasta hakları alanında özellikle diyabetle yaşam derneği gibi hasta dernekleri çalışmalar yürütmektedir. Bu derneklere ve vakıflara herkes katılabilir ve herkes üye olabilir.

İlginizi Çekebilir

Diyabetin Tarihi
Prof. Dr. Ahmet Kaya
Diyabet ve Dini Görevler
Prof. Dr. Metin Aslan
Diyabet ve Cinsel Yaşam
Prof. Dr. Rıfat Emral
Diyabet ve Yaşam Tarzı Değişikliği
Prof. Dr. Taner DAMCI
Diyabet ve Spor
Prof. Dr. Taner DAMCI
E-Bültene Üye Olabilirsiniz